Travesti ve Travestilerin En Gizli Bilgileri

Dünyadaki en büyük sıkıntılardan birisi olan kıskançlık ve bununla beraber çoğunluğun oluşturduğu öznel doğruların evrensel olduğu sanılışı ile birlikte ortaya çıkan travesti bayanlar kötüdür anlayışı bu bayanları yalnızlığa itme, toplumdan çekinme ve bunun gibi şeylerin ortasında bıraktı diyebiliriz. Durum böyle olunca bu bayanlar zor durumda kalmış ve yapılacak en mantıklı kararı alıp çağa ayak uydurmuşlardır.
Peki neden travesti bir bayanla görüşmek isteyesiniz ? Diye bir soru sorarsak ve cevabı size verirsek nasıl olur ?

Bir travesti bayan duygusallık yüklüdür. Yıllardır beraberlerinde taşıdıkları zorlukların hayat zordur durumuna ek olması onların farklılıkları yüzünden adil bir durum değildir. Yalnızlığın ne olduğunu ve toplumdan dışlanmanın ne olduğunu özellikle ülkemizde iyi bilen bu travestiler partnerlerini memnun etmek için herkesten daha çok çaba sarfedip daha çok uğraşırlar. İşte bu yüzden özellikle bu yüzden bir travesti bayan en iyi seks arkadaşınızdır.

Bir travesti bayanın kişiliği karakteri sağlamdır delikanlı kızların ne kadar afet olduğunu bildiğiniz gibi bu bayanlar da sizler için mükemmel birer seçeneklerdir. Hayatınızdaki önemli duraklardan birisi haline gelebilecek bu bayanlar sizlerin ne kadar mükemmel bir deneyim yaşadığını sizden çok önemserler ve bunun mükemmele yakın olması için ellerinden geleni yaparak sizde çifte mükemmellik sunarlar. Özellikle bu bayanlar vücutlarına herkesten çok dikkat ederler ve vücutlarının güzelliğine çok takık olduklarından birer taş konumundadırlar. Siz de bu mükemmelliklere tanık olmuş olmalısınız ki sitemiz bu güzelliklerle doludur. Bir travesti bayan her şeyden çok sizinle ilgilenirler. Çünkü bunu severek yaparlar. Her ne kadar toplumdan dışlansalar da kırılıp ezilseler de içlerinde her zaman duygusal ve iyilik barındırıp bunu özellikle erotik gecelerinizde sizlere açarlar. Tonlarca para döktüğünüz şımarık escortların sizlere verdiği her şeyi bu bayanlar kat ve kat daha ucuza verirler. Çünkü söz konusu bu bayanlar olduktan sonra gerisi basit bir oyundan ibarettir. Sadece bu bayanlar size istediğiniz şeyin daha fazlasını verebilirler.

Eğer ankara travesti ve istanbul travesti noktalarından mükemmelliğe şahit olmak isterseniz buna çok yakın olduğunuzu unutmayın.

Dönersen Ölürsün

“Yıllar sonra… O dayak olayından sonra, İstanbul’a kaçar Serkan. Aradan yıllar geçmiştir ve artık adı ‘Serpil’ olmuştur. Ailesinden yediği dayakların son bulacağını ümit etmişti, ama yıllar böyle olmadığını gösterdi.” Aydın Öztek’in öyküsü.

 

Heteroseksist bir sistem içinde yaşayan Serkan, yıllar geçtikçe kendisinin diğerlerinden farklı olduğunu hissetmeye başlar. Bu farklılıktan memnun değildir, çünkü dalga geçer arkadaşları onunla. Ve her fırsatta dayak yer, ne yaparsa yapsın. Veya yapmazsa…
Evde kimse yokken, annesinin kıyafetlerini giyer, makyaj yapar ayna karşısında. Takar takıştırır, eteğiyle, topuklu ayakkabılarıyla evde dolaşır. Hep hayalini kurduğu şey budur belki de. Hayal bulutları dağılır bir anda, annesi gelmiştir eve. Annesi sinirlenir, oğlunu kendi kıyafetleriyle, makyajlı bir şekilde dolaşırken görünce. Döver Serkan’ı, hem de oklavayla. Bir yandan da, babasına söylemekle tehdit eder. Yalvarır Serkan ve bir daha olmayacağını, bunun da bir ilk olduğunu söyler. Yalan olduğunu bilerek… Çünkü her fırsatta tekrarlanır bu hayal.

Babasından çok korkar Serkan. Öyle olmasa da, babasının kıro, maganda olduğunu düşünür. Ona baktığında, göğüs kılları gömleğinden fırlamış, altın zincirli birini görür. Babası da döver Serkan’ı. Hem de sık sık… Hep de aynı nedenle… Hareketlerini “ibnemsi” bulur babası. Yürüyüşünü, konuşmasını, el-kol hareketlerini, jest ve mimiklerini…
Ağabeyi, babasından sonra en çok korktuğu ikinci insan. Babasının aksine, görüntüsüyle de kırodur Serkan’ın ağabeyi. Hiç dövmemiştir Serkan’ı o güne kadar. O gün… Serkan bir erkekle sevişmektedir. Seviştiği kişi, birazdan bir arkadaşının geleceğini ve onlara katılacağını söyler, tam da Serkan’ın istediği gibi. Ve kapı çalar. Külotunu giyip, odadan çıkar seviştiği erkek. Yanında bir erkekle odaya gelir, ki bu kişi, Serkan’ın ağabeyidir. Serkan da, ağabeyi de şaşırırlar. Aslında Serkan korkmuştur, ağabeyi sinirlenmiş. Alıştığı şeyden kurtulamaz ve yine dayak yer. Hem de öyle bir dayak yer ki, her tarafı mosmor olmuştur artık.

Yıllar sonra… O dayak olayından sonra, İstanbul’a kaçar Serkan. Aradan yıllar geçmiştir ve artık adı ‘Serpil’ olmuştur. Ailesinden yediği dayakların son bulacağını ümit etmişti, ama yıllar böyle olmadığını gösterdi. Bir travestinin hayatının ne kadar zor yaşanır olduğunu gördü Serpil. Giyinip kuşanmak iyiydi de, ya yaşayabilmek için seks işçiliği yapmak zorunda olmak? Hepsi katlanılırdı yaşamak istediği için, ama yine dayak, yine dayak…

Yer: Tarlabaşı… Bir sokak lambasının altında müşteri bekliyor Serpil. Bir sonraki lambanın altında Esma, bir öncekinin altında Merve… Müşteri bulunabilecek en iyi yer orası. Sağa sola sataşmadan, ekmek parasını kazanmaya çalışırlarken, hepsinin önünde, aynı anda birer araba durur. Müşteri geldiğini zanneden istanbul travestiler, arabalara doğru giderler, fakat arabalardan bir anda elleri sopalı adamlar iner. Bütün travestiler kaçmaya başlar, kimi kurtulur, kimi yakalanır, komaya girene kadar dövülür. Tıpkı Serpil gibi…
Hayatı boyunca ikiyüzlü olmak yerine hissettiği gibi yaşamak istedi Serkan ve “Serpil” oldu. Ama bu, birilerine fazla geldi.

Ve kendilerinde hak gördüler, birilerinin, travesti ve transeksüellerin yaşam haklarına tecavüz etmeyi.

Ve Serpil, mutlu mu öldü, bilinmez; ama istediği gibi, kadın olarak öldü.

Ötekileşen kelimeler diyaloğu

“Şişman”, “Domuz Gribi” ve “Eşcinsellik”… Bu kelimeleri özellikle seçtim. Bu üç kelime birbirlerine ne kadar uzak gibi görünseler de aslında iç içe geçmiş “ötekileştirme” dürtülerini barındırıyorlar.

“Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff. Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff.” Ebru Şallı’dan geçenlerde akla zarar pırtlama dinliyoruz. “Şişman kadın güzel değildir” diyor. Meğer nefes alıp vermekten başka düşünme yetisini de kullanabiliyor. Böylelikle zayıflayıp kemiklerini göstere göstere “Zenci Poposu” isimli son pilates video albümüne güzel bir reklam sağlıyor. En bedavasından… Tüketim çılgınlığı insanın kendisini tüketmeye kadar varıyor. Yalnız burada çok önemli bir işe daha yarıyor bu açıklama. Şişmanlara yapılan ve geleceğin ayrımcılık listesinde olan bir ötekileştirmeyi de açığa çıkarıyor.

Domuz Gribinde ise durum çok daha vahim. Hepimiz öleceğiz muştulamaları sallayan medya bir yandan felaket çığırtkanlığı yaparken diğer yandan da (medyanın en büyük ortağı olan) izleyiciyi birbirinden korkmaya doğru yönlendiriyor. Otobüslerde, hastanelerde, pastanelerde, iş yerlerinde herkes korkuyor ve grip olan biri halka açık bu yerlerde anında ötekileşiyor ve dışlanıyor.

LGBTT’ler, bizzat yaşadığımız ya da şahit olduğumuz üzere öteki olmayı her zaman yaşıyor. Ancak tüm ayrımcılıklardan farklı olarak nefret suçunu sürekli yaşayan ötekilerden.Dün akşam Müjde Ar, “Güzel Sohbetler” programında Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin sonradan travesti olmasını gazlamasını konuşuyor. Hiç beklemediğim halde Erol Büyükburç’tan “Benim her yönelimden çalıştığım arkadaşlarım vardı ve biz yönelimlerini sormazdık sadece yaptığı işe bakardık” açıklaması geliyor. Öte yandan Müjde Ar, travestiler beni çok sever açıklaması yaparak bonusları alma çabasında. Ardından günün bombası inceden inceden Müjde Ar’ın “program yardımcı sunucusundan” geliyor. Nurgül Yeşilçay’ın sonradan travesti olan sevgilisi için “Allah acil şifalar versin” temennisinde bulunuyor. Kısaca Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin travesti olduğunu söylemesinden medyada kaç kişi kazanıyor…

Oysaki çok az kişi medyada Travesti ve Transseksüel cinayetlerini konuştu. Eğer medya görevini gerçekten tam olarak yapmış olsaydı bu cinayetlerin önüne en baştan geçilebilirdi belki de. İstisnalar kaideyi yine bozamadı maalesef!

Bundan da öte “ulusal” medya LGBTT haberlerinden eğlence ve bonus kazanırken, mütedeyyin kesimden bazıları ise nefret suçunu saçmalayarak işliyor. En son okuduğum yazı… Yazının içeriğinde genel olarak anladığım eşcinsellerin domuz gribini ortaya çıkardığı, domuzların ve saksağanların eşcinsel olduğu filan…

Bu yazıyı okuduktan sonra aklıma ilk gelen deyim “Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” oldu. Domuz, Saksağan, Eşcinsellik ve Grip nasıl bu kadar uzak kelimeler iken, birden bu kadar yakın olabiliyorlar.

Yine akılda kalanlardan çok yakın zamanda bir gazetecinin (yine mütedeyyin kesimin gazetesinden -mütedeyyin kelimesini de çok severim-) ikinci dünya savaşından sonra meydana gelen tüm savaşları eşcinsellerin çıkardığını ve eşcinsel askerlerin savaştığını söylemesi.

En üzücü olanı ise bu yazılanları okuyanların ve inananların olması. Çok katılımlı nefret suçunun işlenmesi. Nefret etmek var olmanın basit ama etkili bir yolu bazıları için.

Sonuç olarak Ötekine duyduğumuz nefret ve ayrımcılığı sürekli tazeleyen bir dinamik var. İstisnaların kaideyi bozamadığı “medya”…

Facebook’un Ahlakı Kimin Ahlakı?

Sayfalarında çıplak fotoğraf bulundurmayan, özellikle profiline koymayan ve toplumsal yapıya uymayan grup gibi sayfa açmayanlar, Facebook sitesinin sansürüyle karşılaşmadıkları için ne kadar özgür yaşadıklarını, ne kadar şanslı olduklarını zannedebilirler teknolojinin nimetlerinden faydalanırlarken. Gerçi onların özgürlük ve ahlak anlayışları da bu sansüre paralel olduğu için haberleri olsa da pek rahatsız olacaklarını zannetmediğim gibi, bu uygulamayı alkışlayabilirler bile.

Ben burada kuralları ihlal edip-etmediğimi tartışmayacağım, yapım gereği de tartışmam. Onlar heteroseksist yapıya uygun kurallar gereği görevlerini yapıyorlar olabilir. Benim itirazım kuralların yanlışlığı, dayatmacı ahlak anlayışı.

Özellikle bu sansürün eşcinsellere ve travestilere karşı uygulanması kabul edilemez. Kaç tane eşcinsellikle ilgili grupvari bir sayfa açsam çeşitli kuralsal bahanelerle sayfalarım kapanıyor. Sadece benim değil ki, bütün eşcinsellerin, travestilerin başına gelen bu. Artık sayfa kapatıla-kapatıla, kısaltmaktan, uzatmaktan, kelimelerin yerlerini değiştirmekten kendimizi tanımlayacağımız isim kalmadı kullanabileceğimiz. Çünkü kapatılan isimle ilgili bir daha sayfa da açamıyorsun.

Bazen uyarı geliyor resimlerle ilgili, bazen uyarı gelmeden kapatılıyor, neden kapatıldığına dair bir açıklama da genellikle belirtilmiyor. Ellerinde yetki varsa bunları keyfi kullanma haklarını kullanıyorlar yani. Yıllardır diğer sayfalarımın sahte veya gerçek olduğunu anlamak için telefon numarası istemezlerken “Denizli Travestiler Kulübü” sayfasının gerçek kişi olduğunu teyit etmek için telefon numarası uyarısı geldi. Tabii diğer sayfalarım normal sayfa! Sadece otuz tane arkadaşım var. Bu kişinin kime ne zararı olabilir ki?! E verdik telefon numarası. Kapatacaktınız niye telefon numarası istiyorsunuz. Önce “cinsiyet ayrımcısı” ve “ahlak bekçisi” damgası yememek için başka bahaneler arıyorlar kendi ahlak kurallarına uydurmak için. Bir bahane bulamayınca da basıyorlar mühürü, gerçekleştiriyorlar yargısız infazı. Başımız sağolsun, dostlar sağolsun!

Bu “ahlak anlayışı” nereden buluyor acaba kendisine benzemeyenleri her gün öldürme hakkını? (E bizden, sessiz kalanlardan; Nereden olacak ki başka? “Alt tarafı bir sayfa” dersen, o sistem de sana “Alt tarafı bir ibne” der ve bakmaz gözünün yaşına. Keşfe infazın da sayfayla sınırlı kalsa. O sayfaların gerçek yaşamın kopyası olduğunu bir görebilseniz.) Bu istemediğimiz sistemi sen kurmuş olabilirsin ama dayatamazsın. Yapacaksan bir iş, ayrımcılık yapmadan yapmak zorundasın.

Ne alıp-veremediği var bu sistem ve kurumlarının-kuruluşlarının penislerle, anüslerle kafam basmıyor bir türlü. Ben bedenin organları arasında hiçbir fark göremiyorum. Tabi sen insanları baskı altına almak için bazı organlara ahlak bahanesiyle ayıp, günah unsurlarını yüklersen, insanları da bu şekilde koşullarsan olacağı bu. Ama görüldüğü üzere bastırılamıyor cinsellik ve aktiviteleri ne kadar müstehcen olarak ilan edilse de. Her yerden bu ayıp addedilen organlarla ilgili iletişim kurulmaya çalışılıyor. Bastırıldıkça pörtlüyor, bastırıldıkça yaşanıyor farklılıklar.

Aslında herkes cinselliğin ayıplığına ne kadar koşullansa da, cinselliksiz olmadığını, olmayacağını biliyor. Tahakküm için fırsatçılığı elden bırakmamak ve de mümkün olduğu kadar bu baskıyı sürdürebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yoksa hayat gizli-saklı da olsa, ucundan-bucağından da olsa doğasına uygun şekilde yaşanmaya çalışılıyor. Önemli olan heteroseksist sistemin bozulmaması için sansüre yakalanmamak. Çünkü sansürü uygulayanların, sansür uyguladıklarından farkları yok ki. Kedileri de yakalanmıyorlar mı ahlak sansürüne?

Kapatılma gerekçesinin orjinali:

Your Page “Denizli Travestiler Kulübü” has been removed for violating our Terms of Use. A Facebook Page is a distinct presence used solely for business or promotional purposes. Among other things, Pages that are hateful, threatening, or obscene are not allowed. We also take down Pages that attack an individual or group, or that are set up by an unauthorized individual. If your Page was removed for any of the above reasons, it will not be reinstated. Continued misuse of Facebook’s features could result in the permanent loss of your account.

“Alışın, Aranızdayız”

Duygu Kambur, henüz kulüpleşme sürecine girmemiş olsa da yeni bir topluluk olarak Boğaziçi Kampüsü’ne katılan lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel bireylerin bir araya geldiği “luBUnya”dan arkadaşlarla, Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde örgütlenme deneyimlerini konuştu.

luBUnya fikri ortaya nasıl ve ne zaman çıktı oradan başlayabiliriz? Böyle bir örgütlenmeye gitme nedeni neydi ve çalışmalarınızı nasıl yürütüyorsunuz?
luBUnya olarak ilk kez 2009 kasım ayında bir araya geldik. Daha öncesinde okuldaki LGBTT bireyler olarak zaman zaman bir araya gelip, Boğaziçi’nde eşcinsel örgütlenmesi ve görünürlüğü adına neler yapabiliriz diye konuşuyorduk. Yine bu konuşmaların birinde bir açık toplantı çağrısı yapalım ve okuldaki lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel bireyler olarak toplanalım, tanışalım istedik. Bu kararı aldıktan sonra insanları dikkatini çekecek afiş önerileri hazırladık. Bu afişleri hazırlarken LGBTT olduğumuzu çevremize söylediğimizde aldığımız tepkilerden yola çıktık. LGBTT bir birey kimliğini ifade etmediği takdirde heteroseksüel bir kadın ya da erkek olarak algılanır. Bu kimliği ifade ettiğinde- bunun için “açılmak” fiilini kullanıyoruz- ise yöneliminin ya da kimliğinin “geçici bir durum olduğu”, “bir moda olduğu” ya da bir psikiyatra görünmesi gerektiği vb. şeklinde tepkiler alır. Biz de eğer heteroseksüellerin “açılma”larının gerektiği bir dünya düşündük ve LGBTT’lerin aldıkları tepkileri onlara verilen cevaplar olarak düşündük. Sonuç olarak, bir hafta boyunca tüm kampüsleri afişledik ve ilk toplantımıza 50 kişi civarı insan katıldı. Hep birlikte hazırlamış olduğumuz tatlıları yerken, bir yandan da neden bu toplantıya geldiğimize dair kafamızdaki tahayyülleri konuştuk. Bu haftadan sonra her hafta bir etkinlik üzerinden bir araya gelmeye ve yaptığımız etkinlikleri okula duyurmaya özen gösterdik.

luBUnya adı nereden geliyor?
Lubunya LGBTT bireyleri kapsayan, lubuncada – travesti ve transseksüel bireylerin kullandığı sonrasında da eşcinsel ve biseksüel bireylerin de kullanmaya başladığı bir dil- yer alan çatı bir kelime olarak düşünülebilir. Biz de kendimizi tanımlama sürecimizde böyle bir ismin bize uygun olacağını düşündük. Kelimedeki b ve u harflerini de Boğaziçi Üniversitesi’ne atıfta bulunacak şekilde büyük yazdık.

Okuldaki çevreden ne gibi tepkiler aldınız, olumlu ya da olumsuz?
Etkinliklerimize/toplantılarımıza katılım oldukça yüksekti. Bu nedenle luBUnya gibi bir topluluğun okulda zaten bir araya gelmeyi beklediğini söyleyebiliriz, lgbtt bireylerin yanı sıra toplantılarımıza bize destek veren heteroseksüel arkadaşlarımız ya da LGBTT konulu ödev/araştırma yapmak isteyen arkadaşlarımız da katıldılar. Bunun dışında zaman zaman astığımız afişler yırtıldı. Örneğin, Aliye Kavaf’ın açıklamalarının ardından onu destekleyen bir basın açıklaması yapan STK’ları kınayan afişleri asmamızla sökülmesi aynı zamanda oldu. Okulda görece “liberal” bir ortam olması bir LGBTT topluluğunun olmasını hoş karşılamış olabilir, ancak bu homo/transfobisiz bir Boğaziçi var anlamına gelmiyor, en basitinden etkinliklerle ilgili el ilanı dağıttığımızda bıyık altı gülüşmeler bunun en açık örneği.

Bu zamana kadar yaptığınız çalışmaları kısaca anlatabilir misiniz? Bir de yakın gelecekte yapmayı planladıklarınızı?
İlk toplantılarımıza katılanların çoğunluğu okulda LGBTT gündemine dair bir görünürlük sağlamak ve LGBTT kimliği üzerinden benzer deneyimleri yaşayan insanlarla dayanışmak, tanışmak istediğini söyledi. Bunun sonucunda ikinci toplantımızı “açılma hikayelerimiz” üzerine yaptık. İlk dönem, her hafta düzenli olarak bir etkinlik düzenleyip bir araya gelmeye özen gösterdik. Süreç boyunca yaptığımız her etkinliğin duyurusunu okula yaptık ve her toplanışımızda katılımcı sayımız değişse de luBUnya olarak toplanan etkinliklerin hazırlanmasında emek sarf eden bir kadronun varlığından söz edebiliriz. Bu kadroyla birlikte iki film gösterimi, bir söyleşi düzenledik ve iki hafta üst üste lgbtt kimliğine ve hareketine dair seçtiğimiz makaleler üzerine tartışmalar yürüttük. Bunun dışında topluca tiyatro izlemeye gittik. Yılbaşı geldiğinde ise artık eğlenmek zamanıydı ve bir parti düzenledik. Tüm bunlar olurken toplantılarımızı, etkinlikleri düzenleme de gerek salon bulma da gerekse maliyet açısından sorunlar yaşıyorduk. Bu süreçte bize kulüp odasını açan Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübüne ve film gösterilerimizde bize salonunu açan Mithat Alam Film merkezine buradan da bir kez teşekkür etmiş olalım. Ara tatilde içinde yaptığımız etkinliklere dair yazıların, açılma hikayelerimizin, özgün yazılarımızın ve şiirlerimizin bulunduğu “luBUnluk” isimli bir fanzin hazırladık. Ara dönemde yine topluluktan birkaç arkadaşımız Pinar Selek’in 1996’da Habitat 2 projesi öncesi Cihangirdeki Ülker sokakta yaşayan travesti ve transseksüellere yönelik şiddeti anlattığı Maskeler, Süvariler ve Gacılar isimli kitabını okuyup, ikinci dönem başında gruba aktardı, sonrasında ise kitap üzerine kitapta adı geçen isimlerle bir söyleşi düzenledik. Bu dönem 7 Mayıs’ta Homofobi Karşıtı Buluşmanın bir ayağını da Boğaziçi’nde gerçekleştireceğiz. Onun dışında bir LGBTT film haftası organize etmeyi düşünüyoruz.

7 Mayıs’ta düzenlenecek olan Homofobi Karşıtı Buluşma hakkında bilgi verebilir misiniz? Sadece BÜ’de düzenlenecek bir etkinlik mi yoksa daha kapsamlı mı?
Homofobi Karşıtı Buluşma haftası, her yıl KAOS GL’nin organize ettiği bir hafta. Organizasyon kapsamında çeşitli etkinlikler çeşitli şehirlerde ve geçtiğimiz yıldan beri de bir ayağı Boğaziçi’nde yapılıyor. Bu yıl hafta kapsamında Boğaziçi’nde düzenlenen etkinlikte, “Erkek Eşcinseller Ne İster?” başlıklı bir konuşma ileMichigan Üniversitesi’nden David Halperin katıldı.
Ayrıca tüm gelişmeleri Facebook’taki “lubunya” adlı grubumuzdan takip edebilirsiniz.

Suçluları Bulmayan Suç Ortağıdır!

MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu üyesi transeksüel bir kadının saldırıya ve tecavüze uğramasını protesto etmek maksadıyla 15 farklı sivil toplum örgütü 14 Şubat Pazartesi günü Adalar Migros önünde ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Grup tarafından yapılan açıklamada arkadaşlarının yoğun olarak ölüm tehditleri aldığı ve bu nedenle de saldırgan şahıs hakkında Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğu belirtildi. Geçimini eşcinsel bireylerden ve trans kadınlardan şantaj, tehdit ve gaspla elde ettiği gelirle sürdürür hale geldiği iddia edilen saldırganın bir an öce yakalanıp, yargılanması çağrısında bulunuldu.

Türkiye’de her gün 3 kadının nefret saikiyle şiddete maruz kaldığı ve öldürüldüğünün altı çizildiği açıklamada “Toplum tarafından dışlanan, iş bulamayan ve zorunlu seks işçiliği yapmak durumunda bırakılan travesti ve transeksüel bireyler hayatlarının her alanında şiddetle yaşamaktadırlar” denildi.
“Kadınlara, LGBTT(Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel) bireylere, Alevilere, Ermenilere, Kürtlere ezilen her kesime karşı işlenen nefret suçlarına ve ayrımcılıklara karşı sessiz kalmıyoruz; Ayşe Paşalı, Ahmet Yıldız, Dilek İnce, Hrant Dink ve Uğur Kaymaz’ı unutmuyoruz” diyen grup, adil yargılanma ve ayrımcılıkların önlenmesi için Türk Ceza Kanunu’nda “nefret suçu” tanımının yapılması ve İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan “Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Kanun Taslağı”ndan çıkarılan “cinsel kimlik” ibaresinin yeniden tasarıya eklenmesi talebinde bulundu.

“Nefret Öldürür”, “Nefret Suçları Politiktir” gibi pankartlar taşıyan grup basın açıklaması sırasında “Suçluları bulmayan, suç ortağıdır!”, “Travestiyiz, buradayız! Alışın, gitmiyoruz!”, “Aşk, aşk hürriyet; uzak olsun nefret” gibi sloganlar attı ve basın açıklamanın bitmesinin ardından dağıldı.

“Şikâyetlerimize rağmen gerekli hukuki yaptırımlar yerine getirilmediği takdirde devlet de bu suçun bir ortağı olacaktır!” açıklaması yapan ve davanın takipçisi olacağını belirten örgütler şunlar:

MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu – Sosyalist Feminist Kolektif – Kaos GL Derneği – Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği – Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği – Siyah Pembe Üçgen İzmir LGBTT Derneği – İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği – Hevjîn Diyarbakır LGBTT Oluşumu – Bilkent Üniversitesi Renkli Düşün Kulübü – İLLET – Homofobiye Karşı İnisiyatif Derneği(Kıbrıs) – FeministBiz – Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi – Kadın Kapısı – EHP’li LGBTT’ler.

Sakat(!) Zihniyetler

Lambdaistanbul medya grubu için haber taraması yaparken bir saçmalıklar silsilesiyle karşılaştım. Olay, Dünya Engelsiz Yaşama Destek Derneği Genel Başkanı Ali Narin’in “Travesti ve lezbiyenler özürlü sayılsın ve özürlü haklarından yararlansın” biçiminde bir fikir beyanında bulunmasıyla patlak veriyor. Neresinden tutarsanız elinizde kalan bir “laf” bu.

Toplumda “sakat” sözcüğünün “nispeten insaflıcası” olarak bilinen ama o da içinde sayısız olumsuzlukları barındırdığı için vazgeçilen “özürlü” sözcüğünden “engelli”ye geçileli nice zaman olmuşken, adında “engelli” sözcüğü yer alan bir derneğin başkanının kalkıp hâlâ “özürlü” kelimesini kullanmasına nasıl bir açıklama getirilebileceğini bilmediğim gibi bu şahsın, üstlendiği sorumlulukların ne kadar bilincinde olduğundan da açıkçası hiç emin değilim. Ve bu kişi kalkıp LGBTT yelpazesinden nedense sadece travesti ve lezbiyenleri seçerek “özürlü sayılmaları ve özürlü haklarından yararlanmaları gerektiğini” açıklıyor. Haberi hazırlayan kişinin bilinçli bir sözcük elemesi değilse bu lütufttan(!) geylerin, biseksüellerin ve transseksüellerin niçin mahrum bırakıldığını sormak isterim beyefendiye. Madem bir iyilik yapıyorsun, herkese uzat elini değil mi ama? (Ama ülkemizde terminoloji konusunda yaşanan karışıklık kolay dinecek gibi görünmüyor zaten. “Eşcinsel” sözcüğünün sadece erkekler için kullanıldığı, “lezbiyen”liğin eşcinsellikten ayrı bir “şey” sanıldığı, travesti ve transseksüellik arasındaki farkın hepten bilinmediği, “interseks” gibi bir kavramın henüz sınırlarımızdan duhul etmediği bir toplumda yaşıyoruz. Queer olmak ise hepten bir muamma…)

Eminim böylesi bir alicenaplık göstererek kendisinin ne kadar vicdanlı, merhametli vs. vs… bir şahsiyet olduğunu fark etmenin huzuruyla daha bir mutlu uyumaya başlamıştır bu açıklamayı yaptığından beri. Ne acıdır ki, günah, sapkınlık, insanlığın sonunu getirecek felaket olarak bakılan eşcinselliğe yaklaşımda sözde en insani tutumdur “hastalık” nitelendirmesi. “Ah canııım, kıyamam. Yazık, yavrum, hasta o. Vah vah…” Bunun için de bilimi hiçe sayan sözde bilim insanları ki, aralarında Internet’ten ağına düşürdüğü insanları “klinik”lerinde tedavi cenderesine sokan şarlatanlar olduğu gibi “profesör” titrini taşıyan, basında fikirlerine danışılan koca koca adamlar da vardır, hiç eksik olmazlar hayatımızdan. Onların o şefkat, inanç, din bulamaçlı güzel sözlerine kanan, kendilerini bir şey sananlar var olduğu sürece de eksik olmayacaklardır.

Haberde, Narin’in bu açıklamalarının “bir hayli tepki gördüğü” belirtiliyor. “Neyse, aklı başında birileri çıkmış” diye sevinmekte acele etmeyin. Bu bambaşka bir tepki. Hatay Özürlüler Derneği Başkan Yardımcısı Fatih Enser, “Bu adamın sorunları var. Kendi cinsel tercihi ile değişim yaşayan insanları bizimle aynı kefeye koyamaz” diye konuşuyor. Fatih Enser de engelliymiş. 1 yaşındayken çocuk felci geçirmiş ve bir ayağını tam olarak kullanamıyormuş. Şöyle devam ediyor Enser: “Allah, kulunun kaderinde bu durumu yazmışsa yapacak bir şey yok. Ne yaparsanız yapın oluyor. Fakat, travestilik ya da lezbiyenlik farklı bir durum. İnsanlar kendi tercihlerini yaparak değişim yaşıyor. Bana göre bu bir sapkınlıktır. Bu sapkınlığın özürlülükle aynı kefeye konması da aynı şekildedir.” Ne kadar kolay bulmuş sıyrılma yolunu: Allah’ın takdiri. Zaten şu dünyada yaşanan bütün olumsuzluklar, felaketler “Allah’ın takdiri.” Trafik kazası olur, insanlar parçalanıp yollara saçılır, Allah’ın takdiri. Başka ülkelerde kimsenin oturduğu koltuktan kalkmaya tenezül etmediği büyüklükte bir deprem olur, millet çöken binaların altında yamyassı olur, Allah’ın takdiri. Küçücük çocuklar bakımsızlıktan, açlıktan ölür, Allah’ın takdiri… Bugün çocuk felci, gerekli aşılar yapılması durumunda yüzde 90 tedavi edilebilir bir hastalık. Aşılamaya önem verilen ülkelerde daha nadir görülüyor. Bebeklerde 2, 3 ve 4. aylarla 16-24 ay arasında ve ilkokul 1. sınıfta olmak üzere toplam 5 kez oral polio aşısı yapılıyor. Maddi imkansızlıklar ve benzeri nedenlerle bu aşıyı olamamak ve çocuk felcine yakalanmak başlı başına bir felaket ama 1950li yıllardan beri dünya çapında aşılama kampanyalarının sürdüğü bir hastalık için “Allah’ın takdiri” demek en iyimser tahminle zırcahilliktir. O zırcahilliğin ikinci perdesi travestiliği ve lezbiyenliği yapılan tercihlerle yaşanan değişimler sanmakla tezahür eder. Beyefendi bu konu açıldığında beni yerimden zıplatan bir terimi kullanarak devam ediyor açıklamalarına: “Bana göre.” “Bana göre bu bir sapkınlıktır.” İyi de sen kimsin diye sormazlar mı? Neye dayanarak kouşuyorsun? Ve açıkçası sana göre doğru olan şeylerin herkesi bağlayacağını nereden çıkarıyorsun? Bu nasıl bir cüretkârlıktır? “Bana göre”yle girilen sözlerin baştan çıkarıcı bir haz verdiğinin ve bu hazza zamanında anlı şanlı bakanların bile teslim olduğunun farkındayım ama haddini bilmek diye de bir şey var. Ben de esip gürleyeyim. “Bana göre dünya yuvarlak falan değildir.” “Bana göre Türkiye Avustralya kıtasındadır.” “Bana göre ‘panpiş’, Türkçe’nin görüp göreceği en anlamlı sözdür.” Bunları ben aile ya da arkadaş çevremde söylersem karşımdakiler ya kırılmayayım diye susar, sesini çıkarmaz ama arkamdan envai çeşit yerleriyle epey bir güler, ya karşımdakiler de en az benim kadar mankafa olduğu için bana hak verir ve inanır ya da aklı başında biri dayanamayıp kalkar ve “Zeynep yanlış biliyorsun, o öyle değil böyle” der. Ama bir dernek başkanı ya da yardımcısıysan bilgilenmen, ağzından çıkan lafı tartman gerekir. Kahvede pişpirik oynarken geyik muhabbeti yapmıyorsun, beyanat veriyorsun. Zurnanın zırt dediği yer ise haberin son kısmı. Böyle bir açıklamayı sağlıklı bir insanın yapabileceğine inanmayan Enser, Hatay Engelliler Derneği olarak bu işin takipçisi olacaklarını müjdeliyor: “Suç duyurusunda bulunmak için hazırlık yapıyoruz. Gereken her mercide hakkımızı savunacak ve böyle saçma şeylerin olmaması için elimizden ne geliyorsa yapacağız.”

Sonuçta engelliler de LGBTT bireyler gibi bu toplumun çoğunluğunu oluşturan kişilerin duyarsızlığından, cehaletinden paylarına düşeni fazlasıyla alıyor. Varlıklarının ve mağduriyetlerinin gözardı edilmesi, seçim dönemlerinde boş vaatlerle kandırılmaları, durumlarını karşılarındakilere anlatamamaları, tuhaf bakışlarla süzülmek onlar için yeni bir şey değil. Bu açılardan bakıldığında LGBTT bireyler de sıkça yaşıyor bunları. Ve ne acıdır ki konu LGBTT olmaya gelince engellilerin haklarını savunmak ve iyileştirmek için kurulmuş bir derneğin başkan yardımcısı kalkıp çoğul konuşarak böyle bir açıklama yapabiliyor.

Bu da Allah’ın bir başka takdiri olsa gerek…

“Sivil” Anayasa’ya Dair Görüşlerimdir

Herkesi Anayasa “Uzlaşma” Komisyonuna görüş bildirmeye teşvik eden çağrılar bir biri ardına gelmeye başladı. AKP’nin Anayasa yapabilme meşruiyetini ve ehliyetini sorgulamaya açmadan yapılan bu çağrıların, iktidarın demokratlık şovunun bir parçası olması kaçınılmaz.

AKP gibi gerici ve neo-liberal bir partinin temel toplumsal taleplere Anayasa’da yer vermeyeceğini bile bile, onu sıkıştırmak ve gerçek yüzünü teşhir etmek için, karşılayamayacağından emin olduğumuz talepleri yükseltelim deniliyorsa, tamam. Onun da yolu komisyona görüş bildirmekten değil, söz konusu talepleri mücadele ederek gündemde tutmaktan geçiyor.

10. yılına yaklaşan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının çıraklık ve kalfalık dönemi icraatlarının ustalık mertebesinde sürdürülmesinin bir yan ürünü niteliğinde olacağı anlaşılan yeni Anayasa’nın meşruiyetine gölge düşüren faktörleri göz önüne almadan görüş bildirmeyi doğru bulmuyorum. Bu yüzden:

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk düzeninde yaşamanın tüm koşulları ortadan kaldırılmışken Cumhuriyet’in Nitelikleri bölümünü,

ABD ile yapılan ikili anlaşmalar, AB’ye üyelik süreci ve NATO üyeliğinin ülkemize maliyeti ortada iken Egemenlik bölümünü,

Halkın oyları ile seçilen milletvekilleri zindanlarda iken Yasama Yetkisi bölümünü,

Ülkemiz fiilen KHK’ler ile yönetiliyor iken Yürütme Yetkisi bölümünü,

Deniz Feneri sanıkları tahliye edilmiş ancak siyasi davalardan yargılananların tutukluluk süreleri 3. yıllarına girmiş, HSYK vesayeti giderek derinleşirken Yasama Yetkisi bölümünü,

Bakan düzeyinde eşcinseller hastalıklı ilan ediliyor, polis seks işçilerine “Suçunuz travesti olmak” diyebiliyor, LGBT bireyler ikinci sınıf insan muamelesi görüyorken Kanun Önünde Eşitlik bölümünü,

Her yeni güne bir başka gözaltı furyası ile başladığımız koşullarda Temel Hak ve Hürriyetler bölümünü,

Festus Okey’in ölümünde sorumlu polise en alt sınırdan ceza verilmişken Yabancıların Durumu bölümünü,

Dur ihtirana uymadığı gerekçesi ile yurttaşlar sokaklarda öldürülürken Kişinin Dokunulmazlığı bölümünü,

Bakan Taner Yıldız “İşçiler gerekirse 16-18 saat çalışacaklar” demişken Zorunlu Çalıştırma yasağı bölümünü,

Kamuoyu tarafından tanındıkları için kaçmaları veya ortada delil yokken delilleri yok etmeleri mümkün olmayan aydınların zindanlarda tutulduğu bir ülkede Kişi Hürriyeti ve Güvenliği bölümünü,

Seçim kampanyaları kasetler üzerinden yürütülüyorken Özel Hayatın Gizliliği bölümünü,

Kapıların sabaha doğru 5’te polis tarafından çalınmasına, “acaba sıra kimde?” düşüncesine alışılan bir ülkede Konut Dokunulmazlığı bölümünü,

Fındık işçilerinin Karadeniz bölgesindeki kent merkezlerine girmeleri yasaklanmışken Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti bölümünü,

Aleviler köylerinde camiler yükselir, ateist yurttaşlar üzerindeki mahalle baskısı her geçen gün ağırlaşırken Din ve Vicdan Hürriyeti bölümünü,

Yayınlanmamış kitaplar imha edilir, yazarları zindanlarda tutulurken Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti bölümünü,

TÜBİTAK ve TÜBA’daki kadrolaşma bu kurumları filen işlevsiz kılmışken, Emek Sineması’nın yıkılması gündemdeyken Bilim ve Sanat Hürriyeti bölümünü,

Tutuklu gazeteci sayısında dünya birinciliğini elimizde tutuyorken Basın Hürriyeti bölümünü,

Ülkenin köklü demokratik kurumlarından Halkevleri’ne kapatma davası gündemdeyken Dernek Kurma Hürriyeti bölümünü,

Ankara’da Metin Lokumcu’nun polis şiddetiyle öldürülmesini protesto ederken gözaltına alınan yurttaşlar aylarca sadece mahkemeye çıkmayı beklemiş iken Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı bölümünü,

Deliller polis tarafından “sehven” sanıkların bilgisayar ve cep telefonlarına yükleniyor iken İspat Hakkı bölümünü,

Çocukların taciz edilmesi veya tecavüze uğramaları kendi rızalarına bağlanıyor, kadın cinayetleri %1400 artış göstermiş, hayatta kalabilen kadınlar 3 çocuk politikası ile eve hapsedilmekte iken Ailenin Korunması bölümünü,

İlk öğretim okullarında ve liselerde zorunlu bağış uygulaması bir gerçeklik halini almış, üniversiteliler harç parasını ödeyebilmek için çalıştıkları inşaatlarda ölür, Kürtlere anadilde eğitim hakkı tanınmazken Eğitim ve Öğrenim Hakkı bölümünü,

12 Eylül değişikliği ile idarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi önemli ölçüde sınırlandırılmış iken Kamu Yararı bölümünü,

Kamu yararına yapılması gereken kamulaştırma işlemleri neredeyse sadece HES inşaatları için yapılıyorken Kamulaştırma bölümünü,

Ülkenin onuru olarak tarihe geçen TEKEL işçileri ve diğer kamu çalışanları zorla 4-B ve 4-C’li yapılmışken Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti bölümünü,

Gerçek işsizlik oranının %20’ye yaklaştığı, ataması yapılmayan öğretmenlerin intiharı seçtiği bir dönemde Çalışma Hakkı bölümünü,

12 Eylül değişikliği ile yandaş sendikaların önünün açıldığı, diğer taraftan işçi sınıfından yana tavır alan sendikalara üye olmanın işten atılmak için yeterli olduğu ülkemizde Sendika Kurma Hakkı bölümünü,

Milyonlarca kamu emekçisinin grev hakkı tanınmıyor, işçi grevleri yargı kararları ile kırılıyorken Grev Hakkı bölümünü,

Asgari ücret 660 lirayken milletvekillerinin 11 bin lira maaş aldığı bir ülkede Ücrette Adalet Sağlanması bölümünü,

Van’da artçı depremler bile insanların ölmesiyle sonuçlanıyor, çadırlarda çıkan yangınlarda ve soğuk yüzünden çocuklar ölüyor, diğer yandan Suriyeli “muhalifler” için beş yıldızlı konteyner kentler kuruluyorken Konut Hakkı bölümünü,

Kentlerde genç işsizlik oranı %30’a dayanmış, 500 öğrenci zindanlara kapatılmış, gençlik kaderciliğe terk edilmişken Gençliğin Korunması bölümünü,

Milyonlarca yurttaşın hiç bir sosyal güvencesi yokken, yeşil kartın yerini prim sistemi alıyor, aylık 300 lira geliri olandan bile Genel Sağlık Sigortası adı altında para alınması planlanıyorken Sosyal Güvenlik hakları bölümünü,

10 yıllık çalışmalar sonucu gün yüzüne çıkartılan Allianoi antik kenti yeniden toprağın altına gömülmüş, 2B uygulaması ile orman arazilerinin yağmalanmasının önü açılmış, iktidar 3. köprü ile İstanbul’un Boğazını sıkmaya hazırlanıyorken Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması bölümünü,

İnsanlık Anıtı tekbirler eşliğinde parçalanmış, Tophane’de Sanat Galerileri saldırıya uğramış, İdil Biret AKP yandaşı faşistler tarafından hedef gösterilmiş, Bedri Baykam sokak ortasında bıçaklanmış iken Sanatın ve Sanatçının Korunması bölümünü tartışmayı, bu konularda Anayasa “Uzlaşma” Komisyonuna görüş bildirmeyi reddediyorum.

AKP ne yaptıysa eskisini arattı, Anayasası da öyle olacak. Bu çorbada bizim de tuzumuz olmasın. Sosyalistlerin, sendikaların, odakların, baroların, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, LGBT hareketinin, engellilerin önlerinde duran görev, AKP’nin Anayasa yapabilme ehliyetini ve sürecin meşruiyetini daha fazla yurttaşın sorgulanmasını sağlamaktır. Ne de olsa hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır.

İmkansız Kimlikler, Kimliklere Direnen Bedenler

Bir kimlik anarşisi olarak okunabilecek queer, zaten hiçbir zaman dışarıda olmamış kimlikler arasında dolanarak, her birini yoldan çıkararak, her birini tuhaflaştırıp belirsizleştirerek, dışlanan, ötekileştirilen, yası bile tutulmayacak kadar değersizleştirilen kimliklere her dışlama anında içeriden yer açarak yası tutulmaya değer hale getirir.

Queer Performativite
Biyolojik bedenlerimizin üzerine sürekli olarak inşa edileduran kategorik olarak tözcü, heteronormatif gramerin kurallarına göre üretilmiş cinsiyetçi temsillerin, rollerin, anlamlar dünyasının, çağrışımlar silsilesinin, göstergeler zincirinin, kısaca cinsiyetçi kimliklerin, postyapısalcı kuram ile altının oyulmaya başlanması, yalnızca teorik alanda yepyeni şeyler düşünmeye değil, aynı zamanda pratik alanda da yepyeni şeyler performe etmeye başlamamıza olanak sağlıyor.

Toplumsal cinsiyet çalışmalarında tarihi çok da eskilere dayanmayan queer kavramı, Durudoğan’ın Butler yorumunda“kimliği ifade eden terim değil, bir bağlantılı olma durumudur… Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır.” diye açıklanıyor. Butler ise, queer teriminin “gezinen bir terim”(1) olduğunu belirtiyor. İlk etapta queer, lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel bireylerin genel kimliğini ifade eden bir terim olarak anlaşılsa da, aslında hiç de öyle değildir. Bir o kadar heteroseksüel bireyleri de kapsayan bir terimdir. Az evvel de belirttiğim gibi, esasında tüm bu kimliklerin imkânsızlığı anlamına gelmektedir.

Butler’a göre toplumsal cinsiyetin tözel etkisi performatif olarak kurulmuştur ve bir dizi düzenleyici pratikle dayatılarak var edilmektedir. Butler bunu şöyle ifade ediyor:

Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin birer sonucu olduğu söylenen ‘dışavurumlar’, ‘ifadeler’ tarafından performatif olarak kurulur.(2)

“Cinsiyet”i performatif inşa olarak gören Butler, queer kavramını postyapısalcı toplumsal cinsiyet çalışmalarında “kadın”, “erkek” ve yalnızca “karşı” cinsi arzulayan olarak inşa edilmiş heteronormatif kategorinin dışında kalanları tanımlamak için değil, aksine performatif cinsiyetin içerisi-dışarısı oluşturma momentinde bu ayrımı yapısöküme uğratmak, içeride farklılığa alan açmak, dışlayıcı söylemleri yıkarak farklılığı dışlamanın içerinin içkinliğine ait olduğunu ve cinsiyetçilik de dâhil olmak üzere tüm hegemonik performansların queer performativite ile bozulabilirliğini ve tam da bu nedenden ötürü özcü kategorik kimliklerin imkânsızlığını göstermek için kullanır.

Hardt ve Negri, “Çokluk” kitabında, queer siyasetinin toplumsal bedene alternatif biçimler oluşturarak iktidara karşı yeni direnç modelleri geliştirmenin nasıl önünü açabileceğini oldukça açıklayıcı bir şekilde tartışır. Performansı işbirliği ve iletişime dayalı bir tür ortak hareket etme biçimi olarak tanımlayan Hardt ve Negri, queer performativitenin nasıl bir isyan ve bedensel direniş biçimine dönüşebileceğini şöyle açıklıyor:

Cinsiyetin de diğer toplumsal bedenler gibi gündelik performanslarla üretildiğini ve sürekli yeniden üretildiğini kavramanın siyasal anlamı, farklı bir performans sergilememizin, mevcut toplumsal bedenlerden kurtulup yeni toplumsal biçimler oluşturmamızın mümkün olduğudur. Queer siyaseti, bir tür performatif, kolektif isyan ve yaratım projesinin mükemmel bir örneğidir. Bu siyaset aslında homoseksüel kimliklerin tasdik edilmesine değil, genel olarak kimlik mantığının yok edilmesine denk düşer.(3)

Lakin “queer” terimini kimlik mantığının yok edilmesi veya kimliğin imkânsızlığı olarak tanımladığımızda, her ne kadar toplumsal cinsiyet çalışmalarına ait bir terim olarak algılansa da, “özne-kimlik” inşasında cinsiyet ve cinsellik ya da cinsel yönelim kadar, ırk, din, sınıf, etnisite gibi diğer kimlik inşa parametrelerini de kapsar duruma gelmektedir. Madem queertözcükimlik kategorilerine karşılık sürekli gezinen bir terim olarak her seferinde yeniden kurgulanaduran bir kimlikler imkânsızlığıdır, toplumsal “öteki” kurgusundaki ince sınırlarda kategorik olarak içerme ve dışlama şeklinde kurgulanan ve performe edilen tüm kimliklerin yapısökümüdür de aynı zamanda. Zira Cinsiyet Belası adlı kitabının son bölümünde Butler, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ve ırkçı kimliklerin paralelliğini oldukça açık bir şekilde ifade ediyor:

…cinsiyetçilik, homofobi ve ırkçılık, yani bedenleri, cinsiyetleri, cinsellikleri ve/veya renkleri nedeniyle reddetmek, bir “dışarı püskürtme” edimidir, bunu takip eden “geri püskürtme” edimi ise kültürde hegemonik olan kimlikleri cinsiyet/ırk/cinsellik bazlı farklılaştırma eksenlerine göre kurar ve pekiştirir. Öznenin “iç” ve “dış” dünyalarını bölerek kuran şey, toplumsal düzen ve denetim amacıyla muhafaza edilen incecik bir sınırdır.(4)

Bu incecik sınırın tam dibinde hiyerarşik olarak kurulan “özne” ve “öteki”, “iç” ve “dış”, yabancı, aşağılık, hastalıklı, sapık, düşman, vahşi, ilkel, saldırgan, “öteki”, yani korkutucu, bilinemez, anlaşılamaz, ürkütücü, tehdit edici “dış”, iktidarın tahakküm düzeneğinde sınıflandırma ve söylemsel olarak bir öteki kurgulama şeklinde kendisini ortaya koyuyor. Bu, saçılıp her birimizin bedenine kadar sızan iktidarın dayandığı en güçlü denetim yöntemidir ve tam da bu nedenle, iktidara karşı bedensel direnişin en dinamik alanıdır.

Histerik kadından hastalıklı ya da sapık eşcinsel erkeğe, görünmez/anlaşılmaz lezbiyenden terörist Kürde, hırsız/katil yoksuldan ilkel ve vahşi zenciye, yabancı/tahmin edilemez göçmenden asayişi bozan trans bireye iktidarın işleyiş ve kendisini sürdürme mekanizmasını bu tür tözel kategorileştirme ve söylemsel tanımlarla ötekileştirme oluşturuyor. Ancak esasında, iktidarın kendisi de dâhil olmak üzere söylemsel ötekileştirme ile birlikte bu tözel kategoriler performatif olarak kurulmuş ikililiklerdir ve tam da bu nedenle performatif olarak kurulduğu ve kurgulandığı ölçüde yine performatif olarak da yıkılabilir ikililiklerdir. Tam da yıkılabilirlikleri-yapısökülebilirlikleri nedeniyle iktidarın tahakküm mekanizmalarına karşı direnç alanı da meydana getirmektedirler. Tözel bir kategori olamayacak “ötekine” karşı “içine dönen” değil “dışarı yönelen”, “bize” değil “ötekine” açımlanan “biz-özne”, içinde farklılıklara alan açarak gezinen hem “içeride” hem “dışarıda” “içeri-dışarı sınırının her an yıkım halindeki momentinde” performatif olarak ötekine açımlanan queer işte tam da kapsayan ve dışlayan kimliklerin arasındaki incecik sınırın aslında hiçbir zaman net olmadığının ve her an yıkılabileceğinin de bir müjdecisidir.

Tam da bu noktada Hülya Durudoğan, queer’in bu müjdesini şu ifadelerle izah ediyor:

Queer mantığı normların sürekli olarak saptırılması fikrini içeriyor… Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırılması, ezberi bozacak şekilde “tuhaflaştırılmasıdır”. Bu yolla her türlü kimliğin –her tür normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir… İdeolojilerin dayattığı sabit fikirler, çeşitli kimliklerin farklı biçimlerde dışlanmalarına, ötekileştirilmelerine ve hatta “yası tutulmaya değmez” şeylere indirgenmelerine sebep oluyor. Queer’in homofobi karşıtı tavrından yola çıkarak çok geniş bir anlam kazanması tam da bu dışlanan kimliklerin kesiştiği noktada cereyan ediyor.(5)

Bu anlamda, queer teriminin bir kimlik anarşisi olduğu ileri sürülebilir diye düşünüyorum. “Queer” mefhumu mevcut sosyopolitik mozaikte kurulmuş tüm kimliklerin saflığını, sürekliliğini ve tamlığını sorgulayarak altını oyar. Toptan dâhil etme ve toptan dışlama şeklinde işleyen iktidara karşı bir kimlik kurgulama, bir kimliği performe etme, bir kimliğe alan açma anında iktidarın dışında bir direnç mekanizması oluşturmak, kendisini iktidar karşıtı bir kimlikte konumlandırmak yerine, queer iktidar içindeki hegemonik yapıları yine iktidar içinde yıkar ve en başından olası tüm konumlandırılmış kimliklerin bir bozumu ve bir yıkımı haline gelir.

Queer tüm otoriter kimlik dayatmalarına karşı içeriden bir direnç odağının oluşturulabileceğini, iktidarın kimliğinin altını oyarak bozar çünkü “içerideki bize”, içeride “biz” olarak kurgulanan iktidara karşı dışarıdan bir “biz” olarak direnç mekanizması geliştirmek bizi yine tersinden “dost-düşman”, “biz-öteki” ikililiği tuzağına düşürecektir. Bir kimlik anarşisi olarak okunabilecek queer, zaten hiçbir zaman dışarıda olmamış kimlikler arasında dolanarak, her birini yoldan çıkararak, her birini tuhaflaştırıp belirsizleştirerek, dışlanan, ötekileştirilen, yası bile tutulmayacak kadar değersizleştirilen kimliklere her dışlama anında içeriden yer açarak yası tutulmaya değer hale getirir. Bu şekilde, queer iktidar tarafından hiyerarşik olarak dayatılan kimliklerin aslında hiçbir zaman tözel olarak var olmadıklarını, her bir kimliğin -buna iktidarın kendi kimliği de dâhildir- boş gösterenlerin içi doldurularak performatif/söylemsel olarak inşa edildiğini her “özne-öteki” inşası anında bize yeniden hatırlatarak ve inşa anında “iç-dış” sınırını alt üst ederek tüm hiyerarşileri dağıtır.

Kimlik yıkımının en etkili silahı ise bedendir. Bir kimliğin kurgulanması ve sürdürülmesi o kimliğe yüklenen vazifelerin, rollerin ve temsillerin bedensel olarak tekrar ve tekrar performe edilmesine dayanır. Bedenimiz üzerinde doğru/yanlış, güzel/çirkin, iyi/kötü, ahlaklı/ahlaksız, sağlıklı/hasta, normal/sapık şeklinde kurgulanan ikililiklere karşı her türden bedensel direniş, iktidarın hegemonik söylemlerini altüst etmenin, iktidara direnç odakları geliştirmenin, bu türden bir direnci performe etmenin temel noktasıdır.

“Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor!”

İstanbul LGBTİ’den seks işçisi trans aktivist İlayda 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla KaosGL.org’ konuştu: “Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor. Şiddete karşı güvenli çalışma alanları istiyoruz!”

Fotoğraf: Trans Onur Yürüyüşü 2014/Yıldız Tar

Bugün 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Dünya genelinde seks işçileri sistematik şiddete maruz kalıyor, yasalar ve toplum eliyle meslekleri kriminalize ediliyor. “Genel ahlak” seks işçilerini güvencesiz koşullarda, yaşam tehditi altında çalışmaya itiyor.

Türkiye’de de seks işçilerine dönük şiddet bitmek bilmiyor. Hükümet, seks işçilerine dönük şiddeti değil “fuhuşu bitirmeyi” önüne görev olarak koyuyor. Sistematik olarak kesilen para cezaları ise “fuhuşu bitirmek” bir yana güvencesiz çalışma koşullarını arttırıyor.

Seks işçilerine dönük bütün bu şiddet politikalarını İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği’nden seks işçisi trans aktivist İlayda ile konuştuk.

“LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara şiddet görünür hale geldi”

Devlet ve devlete bağlı kolluk kuvvetlerinin sistematik şiddetinin yıllardır seks işçilerini ve transları hedef aldığını hatırlatan İlayda şunları kaydetti:

“Yirmi yıldır mücadele eden ve gittikçe güçlenen LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara dönük şiddet görünür hale geldi. Şiddete ilişkin açıklanan rakamlar buna rağmen hâlâ daha buzdağının görünen kısmı. LGBTİ ve seks işçiliği örgütlerinin ulaşamadığı birçok şiddet olayı da yaşanmaya devam ediyor.”

İlayda seks işçilerine dönük şiddete karşı açılan davalarda da sonuç alınamadığını söylüyor. İlayda’ya göre bu sebepten ötürü birçok seks işçisi dava açmaktan vazgeçiyor:

“İzmir’de bundan yıllar önce dört beş trans seks işçisinin yaşadığı yere bir grup saldırdı. Polis arandı ve polis 5 saat sonra olay yerine gelebildi. Grup evlerimizin kapılarını kırdı, evleri dağıttılar. Yasa uygulayıcı ve kolluk kuvvetlerinin arka çıkması sonucu, saldırganlar bir ifade verip kurtuldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti değil, Türkiye Polis Devleti denilmeli”

İzmir, Mersin, İstanbul ve Antalya gibi birçok yerde seks işçiliği yapan İlayda, “Bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti deniyor ama buraya Türkiye polis devleti denilmeli. Polis istediği an istediğini yapabiliyor. Yasa filan kimsenin umurunda değil. Suç addedilen meselelerde polisin yapabilecekleri bellidir ancak bu ülkede hiç de belli değil. Her an her şeyi yapabiliyorlar. Devletin translara ve seks işçilerine karşı başlattıkları gizli savaş sonucu her an her yerde gözaltına alınabilirsiniz. İtiraz ettiğinizde ise kendinizi nezarethanede bulup, ‘görevli memura mukavemet’, ‘devlet malına zarar vermek’, ‘hakaret’ gibi iddialar üzerinden cezaevine gönderilebilirsiniz. İki tane polisin yalanı hapishaneyle sonuçlanıyor” dedi.

“Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor”

Seks işçisi translara dönük baskı ve devlet kaynaklı şiddetin artacağını savunan İlayda, “Yeni Güvenlik Tasarısı’nın baskı ve şiddeti arttıracağını düşünüyorum. Devlet hem sokağa çıktığımızda götümüzün vergisini alıyor hem de mesleğimizle kazandığımız malımıza da el koymanın yollarını arıyor” ifadelerini kullandı.

İlayda’ya göre toplum çok “ahlaklı” bir toplum çünkü gündüz sokakta seks işçisi kadınlara saldıranlarla hava karardıktan sonra onlarla birlikte olanlar aynı kişiler.

“Fuhuşun delili olarak Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlar gösterildi”

İlayda bütün bu toplumsal ve devlet kaynaklı şiddete karşı, seks işçilerinin çalışabilecekleri güvenli alanların yaratılması gerektiğini savunuyor. Bir diğer talebi ise seks işçileri sendikasının kurulması. Bütün seks işçileri örgütlendiği zaman şiddete karşı durabileceklerini belirten İlayda yaşadıkları “absürt” şiddet olaylarından birini şöyle anlatıyor:

“Devletin cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemek amacıyla dağıttığı kondomlar üzerinden transların evleri basıldı ve ‘fuhuşa yer temin etmek’ten ötürü seks işçisi trans kadınlar tutuklandı. ‘Fuhuşun’ delili ise Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlardı. Kondomların sadece seks işçilerine değil herkese ücretsiz dağıtılması gerekiyor zaten. Cinsellik bir haktır ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı mücadele etmek devletin görevlerinden biri olmalı. Ama bu kondom dağıtılmasını bile bize karşı kullandılar.”

İlayda’yla son olarak trans seks işçilerine dönük keyfî para cezaları ve Kabahatler Kanunu’nu konuşuyoruz. Kabahatler Kanunu’ndan kesilen idari para cezalarının tutanaklarında bile “kadın kıyafeti giymiş erkekler”, “travesti mesleği” gibi ifadelerle ayrımcılık yapıldığını belirten İlayda’nın ifadeleri şöyle:

“Para cezaları kısır döngü yaratıyor”

“İstanbul’da Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın döneminde yoğunlaşan cezalar şimdi İstanbul LGBTİ’nin çabaları sonucu azaldı. Ama birçok yerde devam ediyor bu cezalar. Cezalar biriktikçe seks işçilerinin banka hesaplarına el konuluyor. Topluma ‘fuhuşu önleyeceğiz’ diyen devlet, para cezalarıyla seks işçiliğini artık yapmak istemeyenleri bile seks işçiliği yapmak zorunda bırakıyor. Ortada bir kısır döngü var. Sokağa çıkınca para cezası kesiliyor. Para cezası kesildikçe sokağa çıkıp daha fazla seks işçiliği yapmak, daha fazla müşteri bulmak durumunda kalıyoruz.”

İlayda’nın talepleri ise şöyle: “Devletin seks işçilerine dönük politikası bir an önce değişmeli. ‘Fuhuşla mücadele’ diyerek şiddet meşrulaştırılıyor. Yapılması gereken, seks işçiliği yapmak istemeyenlere istihdam; benim gibi mesleğini sürdürmek isteyenlere ise güvenli alanlar. Bir an önce genelevlerin kapıları trans olsun olmasın çalışmak isteyen kadınlara açılmalı. İmha ve gettoları dağıtma politikası da son bulmalı.”

Nefret suçu mağdurlarına ve tanıklarına çağrı: Vakaları bildirin!

Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve heteroseksüel nefret suçu mağdurları ile tanıklarına yöneltilen araştırma, insan hakları ihlallerinin raporlanması için kullanılacak.

Araştırma sonucunda elde edilen bilgiler analiz edilerek cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli nefret suçlarına dair 2015 yılı raporu hazırlanacak. Rapor, ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile paylaşılarak Türkiye için her bakımdan yeterli bir nefret suçları mevzuatı ve politikası geliştirilmesi için harcanan çabalara katkıda bulunacak.

Geçtiğimiz yıl yürütülen araştırmanın sonuçları yakında duyurulacak. 2013 yılı homofobi ve transfobi temelli nefret suçları raporuna ise bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de geçtiğimiz Mart başında yasalaşan nefret suçlarına dair düzenleme, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi birçok temelde korumayı içermiyor.

Raporlama hakkında

İzleme ve raporlama sürecinde Türkiye’nin de tarafı olduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) kriterleri referans alınıyor.

Nefret suçları cinayet, cinayete teşebbüs, aşırı fiziksel şiddet, cinsel saldırı, taciz, mala zarar verme, kundaklama, tehdit, psikolojik şiddet ve önyargı saikli diğer vakalar biçiminde kategorize ediliyor.

Anket içeriğinde mağdurun cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, failin sosyal kimliği, saldırı mekânı, kamu organlarının ve yetkililerinin suça karşı yanıtı özellikle inceleniyor.

31 Aralık 2015’e dek sürecek izleme hakkında bilgi almak veya destek vermek için Kaos GL Derneği’nden Murat Köylü ile iletişime geçilebilir.

Homofobi veya transfobi temelli nefret suçlarını, çalışma usul ve esaslarına uygun olmaları halinde, Kamu Denetçiliği Kurumu’na ve Türkiye İnsan Hakları Kurumu’na da bildirebilirsiniz.